'Artık Kimse Birbirine Sarılmıyor, Sadece Birilerine Tutunuyor'
Kaya’nın ödüllerle taçlanan edebi yolculuğunda; kimi zaman Paris sokaklarında kaybolan bir karakterin sessizliğinde, kimi zaman İran’da adalet arayan bir kadının gözlerinde, kimi zaman da kalabalık bir limanda kendi iç boşluğuyla baş başa kalan insanların ruhunda dolaşıyor.
Serhat Kaya ile; edebiyatı, toplumun geldiği psikolojik kırılma noktasını, ilişkilerin çürümesini, okurun değişen ruh halini, tutkuyu, mutsuzluğu ve çağımızın görünmeyen yaralarını konuştuk. Ortaya, keyifli bir röportajla birlikte, satır aralarında tokat etkisi bırakan uzun bir yüzleşme çıktı.
Röportaj: Taner Asım Ciner
“Uçurum” son dönemde en çok konuşulan romanlarınızdan biri oldu. Sizce bugün insanların en büyük uçurumu nerede başlıyor?
Bugünün insanı düşük anlamlardan düşüyor. Eskiden insanlar açlıktan, savaştan, yokluktan kırılıyordu. Şimdi ise bunlarla beraber bir de anlam eksikliğinden parçalanıyorlar. Bir insanın kalabalığın içinde kendini bu denli yalnız hissetmesi, çağımızın en büyük trajedisi olabilir. Uçurum’daki karakterlerin çoğu aslında hayatta kalmayı başarıyor ama yaşamayı başaramıyor. Çünkü modern dünya bize nasıl para kazanacağımızı öğretiyor, nasıl hissedeceğimizi değil. Bakın bugün insanlar aynı yatakta uyuyor ama birbirlerinin acısından habersiz. Aynı masada yemek yiyorlar ama kimse kimsenin zihnine dokunmuyor. Dijitalleşme çağında herkes görünür oldu fakat kimse gerçekten görülmüyor. Bence çağımızın en büyük uçurumu tam burada başlıyor: İnsanın kendisine yabancılaşmasında.
“Nadide Adalet” özellikle kadınların yaşadığı baskılar ve adalet arayışı üzerinden çok konuşuldu. Sizce dünya gerçekten daha adil bir yer olabiliyor mu?
Hayır. Dünya daha adil bir yer olmuyor. Sadece insanlar, haksızlıklara daha hızlı alışıyor. Bu çok korkutucu bir şey. Bir çocuğun ölümü birkaç saat sonra sıradanlaşıyor. Bir kadının uğradığı şiddet, birkaç gün sonra başka bir gündemin altında kayboluyor. İnsanlık artık acıyı bile hızlı tüketiyor. Nadide Adalet’i yazarken beni en çok sarsan şey buydu; insanların kötülük karşısında susmaya alışması. Çünkü zulüm, önce bağırarak gelmez. Önce normalleşir. Tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar artık mutlu olmayı talep etmekten bile imtina ediyor, adeta daha az yara almak için yaşamaya çalışıyor. Bu yüzden o romanın merkezinde adaletle vicdan var. Çünkü hukuk bazen geç gelir. Ama asıl vicdan geç kaldığında, toplum çürümeye başlar ve bu çürüme geri dönüşü zor bir çürümedir.
“Bekleme
Odası” için birçok okur “beni içimden vurdu” yorumunu yaptı. Sizce insanlar
bugün neyi bekliyor?
Çağımız
bekleme çağına dönüşmüş durumda. Bir mesajı, bir özrü, bir dönüşü bazen de bir
mucize olmasını bekliyoruz. İnsanlar artık yaşamaktan çok bekliyor. Sevilmeyi
bekliyor. Anlaşılmayı bekliyor. En çok da yaşı kaç olursa olsun
hayatının onun hayal ettiği bir biçimde düne çizgi çekmesini ve kurallarını
kendi koyacağı bir formla yeniden başlamasını bekliyor.
Fakat kimse şunu fark etmiyor: Hayat, bekleme salonlarında çürüyor. Bekleme Odası biraz da bunu anlatıyordu. Bir gün mutlu olacağını sanarak bugünü harcayan insanları. Bu çok acı bir gerçek ama kabul edilmesi de gerekiyor ki, birçok insan hayatındaki en güzel yılları, yanlış insanların doğruya dönüşmesini bekleyerek kaybediyor.
Romanlarınızdaki karakterlerde ciddi bir yalnızlık hissi var. Çağımızın en büyük salgını depresyon mu, yalnızlık mı?
Yalnızlık. Kesinlikle yalnızlık. Çünkü depresyon bazen tedavi edilebilir. Ama insanın anlaşılmadığını hissetmesi çok daha derin bir yaradır. Bugün herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. İnsanlar birbirlerinin cümlesini tamamlamıyor artık; birbirlerinin sözünü kesiyor, kendisinin önemliliğini hatırlatmaya çabalıyor. Bence çağımızın en büyük problemi sevgisizlik bile değil; yüzeyselliktir. Kimse kimsenin içine derin bakmıyor. Bir insanın “iyiyim” derken aslında yardım çağrısı yaptığını anlayabilecek kadar yavaş ve hissedilir hayatlar yaşamıyoruz artık. Bu yüzden ilişkiler de çok hızlı başlayıp çok hızlı bitiyor. İnsanlar birbirlerini tanımadan tüketiyor. Artık kimse birbirine sarılmıyor. Sadece birbirine tutunuyor; o da sınırlı bir sürede, tahammül edebildiği kadar.
Türkiye’de edebiyatın bugün bulunduğu noktayı nasıl görüyorsunuz?
Türkiye’de edebiyat hâlâ çok güçlü. Ama edebiyatın etrafındaki gürültü bazen edebiyatın önüne geçiyor. Çok görünür olmak, çok derin olmak anlamına gelmiyor. Bugün bazı kitaplar okunmaktan çok sergileniyor. Bazı insanlar bile kitaplığına bilgi için değil, dekor için kitap koyuyor. Fakat buna rağmen hâlâ gerçekten okuyan, altını çizdiği cümleler üzerine saatlerce, hatta bazen günlerce düşünen, satırların içinde yaşayan çok kıymetli bir okur kitlesi var. Zaten edebiyatı ayakta tutan da onlar. Edebiyat hiçbir zaman çoğunluğun sanatı olmadı. Ama insan ruhunu en uzun süre taşıyan şeylerden biri oldu. Çünkü iyi bir roman, bazen terapiye gidemeyen bir insanın gizli psikoloğuna dönüşür.
Çok kitap okumak gerçekten insanı doğrudan geliştirir mi?
Bu soru bana çok soruluyor. Ben de hep aynı şeyi söylüyorum: Bir insanın kaç kitap okuduğu değil, okuduklarının içinde ne kadar kaldığı önemlidir. Çünkü mesele sayı değil. Sindirim. Bir maraton koşucusunun her gün antrenman yapması gerekir evet ama sırf kilometre yaptı diye olimpiyat şampiyonu olunmuyor. Aynı şey okuma için de geçerli. Bazı insanlar yılda yüz kitap okuyup hâlâ kimseyi anlamıyor. Bazılarıysa tek bir kitabın bir paragrafıyla kendi kişisel devrimini yaratıyor ve hayatını değiştiriyor. Kitap okumak insana otomatik olarak derinlik katmaz; bilgi başka şeydir, idrak daha başka. Kütüphanesi büyük olup kalbiyle aklı daralan çok insan gördüm.
Sizce modern insan neden bu kadar mutsuz?
Çünkü herkes hayatını ya başkalarının vitrinine göre yaşıyor ya da geçmişinin enkazına göre.
Kimse
bulunduğu anın içinde değil. İnsanlar artık sahip oldukları şeylerle değil,
sahip olamadıklarıyla kimlik kuruyor. Bu da sürekli eksiklik hissi yaratıyor. Eskiden
insanlar çaba harcadıkları için yorulurdu. Şimdi ise mücadele etmiyorlar, tükenmişliği
kabul etmişler. Yorgun olmakla tükenmiş olmak, anlayan için çok farklı şeyler. Yorgunluk
dinlenince geçer. Tükenmişlikteyse ruh ayağa kalkmak istemez. Modern dünya
insana sürekli şunu fısıldıyor:
“Daha
iyi olmalısın. Daha güzel görünmelisin. Daha başarılı olmalısın.” Bu yüzden
herkes kendisini yetersiz hissediyor. Yetersizlik hissi büyüdükçe, insanlar
birbirine karşı daha saldırgan hale geliyor. Toplumun mutsuz olduğunda ilk açık
hep dilden gelir; mutsuz toplumların dili sertleşir. Bugün sosyal medyada
gördüğümüz öfkenin temelinde de biraz bu var.
Aşk sizce çağımızda değer kaybetti mi?
Aşk değer kaybetmedi. İnsanların sabrı kaybetti, güvenleri örselendi. Bugün herkes hızlı tüketmeye alıştığı için duygulara da aynı refleksle yaklaşıyor. Bir tartışmada ilişkiyi tamir etmek yerine yeni bir insan aramaya başlıyorlar. Çünkü artık emek romantik bulunmuyor. Oysa gerçek sevgi biraz enkaz işidir. Birbirinin yaralarını görüp yine de yanında kalabilmektir. Bugün birçok ilişki çok hızlı başlıyor çünkü insanlar yalnızlıktan kaçıyor. Ama aynı hızla bitiyor çünkü kimse bir başkasının karanlığıyla uğraşmak istemiyor. Bence çağımızın en büyük duygusal problemlerinden bir tanesi de insanlar sevilmek istiyor ama açık olarak görünmek istemiyor. Fakat bilinen tüm tanımlarda aşk biraz çıplaklıktır. Ruhun da soyunması gerekir.
Eserlerinizde sık sık “vicdan”, “yüzleşme” ve “kaçış” temaları var. Sizce insan en çok neden kaçıyor?
Kendisinden. İnsan başkalarından değil, kendi hakikatinden kaçıyor. Birçok insan sessiz kaldığı gecelerde aslında kim olduğunu biliyor. Ama gündüz olunca yeniden rol yapmaya başlıyor. Bugün dünyanın en büyük yorgunluğu fiziksel değil. Karakter ve ruh yorgunluğu. Sürekli güçlü ve mutlu görünmek zorunda olduğunu zanneden insanlar var ve sayıca çoklar. Bu yüzden birçok kişi aynaya bakarken yüzünü görüyor ama kendisini göremiyor. Bence edebiyatın en önemli işlevlerinden biri de burada devreye giriyor; insanı kendi yüzüyle baş başa bırakmak. İyi bir roman çoğu zaman okuru rahatlatmaz. Bilakis, rahatsız eder. Benim romanlarım hep öyledir, çünkü bazı gerçekler can yakmadan değişim yaratmıyor.
Bugüne kadar çeşitli ödüle layık görüldünüz. Ödüller bir yazar için gerçekten önemli mi?
Elbette
kıymetlidir; emeğin görülmesi güzeldir. Ama ben hiçbir zaman ödülü yazmanın
merkezine koymadım. Çünkü ödül motivasyonuyla yazılan metinlerin çoğu zamana
yeniliyor.
Benim
için asıl mesele, bir okurun, belki tek bir okurun, yıllar sonra bile bir
cümlemi hatırlaması.
Çünkü ödül bir gece sürer. Ama bir insanın hayatında iz bırakmak bazen ömür boyu devam eder, bir gün bedenen ölürsünüz fakat aktardığınız cümleler size nefes aldırmaya devam eder. Bana göre edebiyatın gerçek başarısı satış rakamları ya da ödüller değil. İnsanların içine ne kadar sızabildiğidir.
Son olarak… Bugünün dünyasına tek bir cümle bırakacak olsanız, ne söylerdiniz?
Şunu söylerdim: Tek bir cümle bana yetmeyecektir. Ama illa söylemem gerekiyorsa, “bu çağda herkes kırıldı ama çok az kişi gerçekten durup kanadığını fark etti.” Bunu söylerim çünkü insanlar artık acısını bile erteleyerek yaşıyor. Ve bence dünyanın en tehlikeli insanları, canı yananlar değil; artık hiçbir şey hissetmeyenler.
---
Serhat
Kaya’yla gerçekleştirdiğimiz bu özel söyleşi boyunca, sadece romanları değil;
çağın psikolojisini, modern insanın görünmeyen yaralarını ve ilişkilerin içten
içe çürüyen taraflarını da konuştuk oldukça keyifliydi. Kimi cevaplarda sert
bir gerçeklik vardı, kimi satırlarda ise uzun zamandır unuttuğumuz bir vicdan
yankısı. Kesin olan şu ki; Serhat Kaya yalnızca hikâye anlatan iyi bir romancı
değil. Toplumun sustuğu yerlerde konuşan, modern insanın kaçtığı aynayı yeniden
önüne koymakta ısrarcı ve yüksek disiplinli usta bir kalem. Belki de tam bu
yüzden, romanları yalnızca okunmuyor, insanın içinde uzun süre kalıyor.
Röportaj:
Taner Asım Ciner







Yorumlarınızı Yazınız